DENEME-09


23/1/2008 · Kategori: Denemeler

KISKANÇLIK

 

Kıskançlık, bir insanın başkalarının kendinden üstün olmasını kendisine yedirememesi diye kısaca tanımlanır. * Tasavvuf erbablarına göre kıskançlıkta yaşanan 4 derece vardır:

1. Kıskanan kişi, kıskandığı kişinin sahip olduğu bazı nimetleri kaybetmesini ister. Zenginse “Zenginliği gitsin.” , güzel konuşuyorsa “Artık güzel konuşamasın.” gibi.

2. Kıskanan kişi, kıskandığı kişinin sahip olduğu nimetin kendi eline geçmesini ister. Zenginliği bana geçsin…

3. Kıskanan kişi, kıskandığı kişinin nimetinin kendisinde de olmasını ister, “Bende de olsun, bende olmayacaksa onda da olmasın.” der.

4. Kıskanan kişi, kıskandığı kişinin sahip olduğu nimete kendisi de sahip olmak ister. “Ben de zengin olayım.” , “Ben de güzel konuşayım.” gibi. Ama bu derecede, onun zenginliğini kaybetmesi, artık güzel konuşamaması yönünde bir istek söz konusu değildir. Kıskançlığın en zararsızı budur.

Dördüncü derece hariç, her üç durumda da hasetçinin, birisinin üstünlüğünü kendisine yedirememesi söz konusudur. Yani, kıskançlığın kökünde üstünlük meselesi yatmaktadır. Üstünlük de kibirle çok yakından ilişkili bir kavramdır. Belki de kibrin ta kendisidir. Kibirse şeytanı şeytan yapan histir. Şeytan, kibrinden ötürü, Adem (as)‘ın önünde eğilmeyi kendine yediremediğinden ötürü, yani Adem(as)’ı kıskandığından ötürü şeytan olmuştur. (Sad süresi 74 ,75,76 ve 77. ayetlere bakabilirsiniz) Demek ki kıskançlık, kötü hislerin kökeniyle çok yakından ilişkilidir. Sürekli boyun eğdiğimiz şeytanın, bir türlü yenemediğimiz nefsin karanlıklarının temelinde kibir ve kıskançlık yatmaktadır.

Kıskanan kişi, beyninde üstünlük kavramının dolaştığı kişidir. Üstünlük nedir bilmeyen bir canlı kıskanma aşağılığına düşmek için yeterli programa, yeterli sisteme sahip değildir.  Düşüncelerimizin yeşerdiği yer olan beynimize, düşünce tohumlarımızı ektiğimiz tarlamıza üstünlük şimşekleri çakıyorsa, orada kibir denen zehirli otların husule geleceği kesindir. Üzerinde kibir otlarının sallandığı bir tarla, kalbe yağacak zehir yüklü yağmurlara gebe olan karanlık bulutların habercisidir. Bulutlardan zehirli yağmurlar boşaldıkça kalbe, yavaş yavaş kararır o kalp. İnsanın ruhuna açılan bir penceresi olan kalbi karardıkça, insan ruhuna ulaşmakta güçlük çeker hale gelir. Beynimizi rahatlıkla kullanabiliyorken, hislerimizden istifade edebiliyorken derinlerdeki ruhumuzla irtibata geçemediğimizi farkederiz. İrtibatı sağlayan açıklıklar yavaşça kapatılmaktadır çünkü. Sadece üstünlük, kibir, kıskançlık değil bir çok kötü alışkanlık kalbimizi böyle mühürlemektedir.

Kıskanan kişiler üstünlüğe ilgi duydukları için, kendi üstünlüklerini konuşmalarında ve tavırlarında hissettirirler. Size karşı, bir şeyden üstün olduğunu hissettiren varsa bilin ki onun beyninde üstünlük bataklığı vardır ve orada batıp alçalmaktadır. O kişi kibirli ve kıskançtır ve de ilginçtir ama acı çekmektedir. İşte size büyüklük taslayan kişinin iç dünyasının hali…

Kıskanç kişi, karşıdaki üstünlüğü kibrine, gururuna yediremiyorken, kendisi inanılmaz bir acı çeker. Sürekli kıskanan, çekemeyen bir insan psikolojik olarak çok yorgundur, acılı bir hayat sürer ve erken yaşlanır. Tahmin edildiğinden çok yıpratıcı ve ruhu etkileyen bir acıdır. Will Oursler, “Biraz kıskançlık duyarsanız, yaşarken ölmenin ne demek olduğunu anlarsınız” demiş. Allah’ın bize kendinden üflediği bir parça olan, bu sınırlı bedenimize karşın sınırsız yanımız olan, beden hapishanemiz içinde yıllardır mahkûm olan ve bir gün sonsuzluğa uçacak olan o ruhumuz, kıskançlığımızca harap edilmektedir.

Kıskançlık bir hastalıktır. Bir ruh hastalığıdır. Bizim mutluluğumuzu katlayacak olan, huzurumuzu katlayacak olan ve aslında gerçek anlamdaki mutluluk ve huzura ancak onunla ulaşabileceğimiz kısmımız olan ruhumuza; inen bu illet,  çok ehemmiyetli yolların bize kapatılmasına sebep olmaktadır. Sadece sonunda mutluluk olan ya da olduğunu sandığımız yollardan değil, üzerinde giderken de mutluluğun yaşandığı yollardan bahsediyorum. Hasta bir ruhla mutluluğu aramak isteyen varsa haset etsin. Hasediyle mutluluğa ulaşmak üzere olan biri varsa, önündekinin serap olduğunu, üzerine atladıktan sonra başka bir serabın onu beklediğini, artık gerçek mutluluğa atacağı çığlığa kadar hayaller çölünden çıkamayacağını, yakarışlarının onu sürükleyeceği yerde, serap olmayan bir bahçe görmüşse de, oraya giden yolların hasedi tarafından tıkanmış olduğunu bilsin, anlasın, olayı kökünden halletmeye çalışsın.

Nasıl kurtulacağız hasetten? Derin kimliklerimizi yaralayan bu mikroptan nasıl temizleneceğiz? Şüphesiz ki, kıskançlık illetinden tamamen kurtulmak zordur. Mevlana’ya göre Hakk yolunda giden kişinin karşısına çıkacak en büyük engel hasettir. Öncelikle, ruhani bir durumla ruha inmedikçe etkileşime geçmek mümkün değildir. Ruha inmek için de ruhu hissetmek gerekir. Hissedebilmek için de kalbimizin temiz olması gerekir, çamurlarla kaplanmış bir kalpten ruha ulaşamayız. Kalbin temizliği de düşüncelerin, fikirlerin temizliğiyle ilişkilidir. Neticede iyi şeyler düşünerek işe başlamalıyız. Çakan şimşeklerin, kopan fırtınaların başladığı yerden, beyinden başlamak zorundayız. Şunları düşünebiliriz: Kıskanmak demek, birisinin üstünlüğünü kabullenmemek demektir. Birisinin sahip olduklarına karşı çıkmak demektir, birisinin elindeki nimetlerden hoşnutsuzluk duymak demektir. Bu ise; Allah’ın adaletini suçlamaktır, O’nun istediğine verdiği nimeti beğenmemektir, neticede Allah’a karşı çıkmaktır, İşte kıskançlığın en kötü yüzlerinden birisi budur.  Şeytan da bunu yapmamış mıydı?

Arkadaş çok etkileyici konuşuyorsa, komşunun evladı çok güzelse, öteki çok zenginse, beriki çok ünlüyse bunları Allah istemiştir. Bunları, onlara Allah vermiştir. Sen hâşâ Allah’tan daha iyi mi biliyorsun da lütfettiklerine şikâyet ediyorsun. Allah istediğine verir, istediğine vermez. Her iki durumda da şüphesiz ki Allah sonsuz adaletini konuşturur. Sen kim oluyorsun da bu sonsuz adaletin tecelli etmesine karşı hoşnutsuzluk duyup, sitem ediyorsun. Aklını derhal başına al ve kıskançlığı, kibri bırak da rahatla. Kıskançlık illetini cehennemin dibine yollamak için üstünlük kavramını kafadan silmek şarttır.** Bunun vazgeçilmez, elzem bir şartıdır bu. Üstünlük kavramının yer aldığı bir beyin; bizi ruhumuzun derinliklerine kadar kibirle kuşatılmış bir vaziyete getirebilir. Üstünlük programını beynimizden silince, eşitlik bahçeleri ortaya çıkar. Kardeşlik, sevme, sevilme, şefkat, merhamet çiçekleri açmaya başlar. Gökyüzü nur yayan bir güneşin aydınlığıyla kaplanmıştır, zehir yüklü bulutlarla değil. Kalbe zehirli yağmurlar değil, tertemiz ışıklar yollanmaktadır. Kalp, berraklığıyla ruha ayna olmuştur belki de. Baktığın an ruhu görebildiğin bir ayna… Yerinde duramayan bir ruh sizindir şimdi…

Haset eden şunu da hiç aklından çıkartmasın: Haset ettiği şey, gelip geçicidir. Sonuçta yok olacak bir özellik için tüm bu yıpranmalara hiç gerek yok.

İlla da haset edecek olan varsa haset değil gıpta etsin. Karşısındakini beğenerek içten taktir etmeye çalışsın ve o noktaya ulaşmak için çaba sarfetsin. Böyle yapan kişi kibre pek bulaşmadan işi halledebilir. Bu, tasavvuf erbablarına göre kıskançlığın dördüncü derecesidir.

Haset, kin, kibir bataklıklarında batıp alçalmak istemiyorsak, gelin kardeşlik, eşitlik, sevgi, hoşgörü deryalarında coşalım. Evden dışarıya çıkınca, bir kez de karşınızdaki tüm insanlara kardeşleriniz gibi bakın, bunu hissetmeye çalışın. Herkes bir yerden geliyor ve hepimiz oraya gitmekteyiz. Hepimizin sahibi tek. Onunuz hepimiz, başka kimsenin değil. Hepimizin içinde O’ndan bir parça var ve hepimizin her bir zerresi O’nun delili. Bu kadar yakın ve sağlam ortaklıklarımız varken neden biz başkasını içten sevemiyoruz? Neden birisinin elde ettiklerine sevinç gözyaşları saçacak kadar temiz bir kalp için uğraşmıyoruz? Çünkü, kıskanıyoruz, çünkü kibrimize, gururumuza yediremiyoruz, çünkü üstünlük bataklığındayız.  Bir insanın başarısına kendi başarımız gibi sevinemediğimiz müddetçe bu bataklıktan çıkmış sayılmayız.

Kıskanç insan, kendi huzur mevzilerine karşı bizzat gerçekleştirdiği korkunç saldırının hem galibi, hem mağlubu, hem de esiridir.

                                           

                                Murat AYDIN (23 Ocak 2008, 20:15)

 

*Deneme boyunca sözünü ettiğim kıskançlık kavramı, eşlerin birbirlerinin iffetini korumak için birbirlerini kıskanmalarından farklıdır.

 

**(Peygamberimizin(sav) dediği gibi: “Üstünlük ancak takvadadır.”)

Yorum (9) Yorum yaz!

DENEME-08


22/1/2008 · Kategori: Denemeler

MAİLİNİZE GELEN “DAĞITIN, DİLEĞİNİZ KABUL OLSUN” LARA LÜTFEN DİKKAT!

 

Az önce aldığım mail ve verdiğim cevabı üzerinde oynama yapmadan, aynen sizlerle paylaşmak istedim. Size de aynı mail, ya da benzer türde mailler geliyordur. Gelen mail:

ALLAH İÇİN BUNU MUTLAKA OKUYUN:

Bir Cuma günü Kuran okurken S.A. uykuya dalar ve rüyasında Peygamber Efendimiz onun karşısındadır ve ona şunları söyler:


Bir hafta İçinde 7000 insanin öleceğini, ama hiç birinin de gerçek bir Müslüman olmayacağını, Son zamanlarda pek çok kimsenin
Allahın istediği düzgün ve dürüst isler yapmadığını, bu zamanların kötü zamanlar olduğunu, Bu zamanda evli kadın ve erkeklerin eslerine sadik kalmadıklarını, genç kızların erkekler gibi her yere girip-çıkıp gezer olduklarını, edepli giyinmediklerini, Tüm gençlerin velilerine ve diğer insanlara saygı göstermediklerini, Zenginlerin fakirlerle ilgilenmediklerini, artik sadaka ve zekât vermez olduklarını, İnsanların namaz kılmadıklarını ve oruç tutmadıklarını, oysa Mahşer Gününün yaklaştığını, Kısa bir zaman sonra gökte sadece bir yıldız kalacağını ve dua kapılarının kapanacağını, Kurandaki yazıların silinerek okunamaz olacağını, Günesin Dünyaya çok yaklaşarak tersten doğup batacağını...

 

Peygamber efendimiz ayrıca şunları da ekler:


’’Her kim bunu okurken yanında başkaları varsa onların da duyacağı şekilde açıktan okusun. Bunu yapan kişiye Cennet de bir yer ayrılır ve her kim bu mesaja inanmayacak olursa, ona da Cehennemden bir yer ayrılır. Bir dilek sahibi bu mesajı kopyalayıp başka insanlara dağıttığında dileği yerine gelir.’’


Rüyayı anlatan S.A. bunların doğru olduğuna inandırmak için su yemini etmiş:

‘’Bunlar doğru değilse, gerçek bir Müslüman gibi ölmeyeyim!’’

Peygamber Efendimiz yukarıdaki durum tespitinden sonra aşağıdaki tavsiyelerde bulunur:


Günde beş defa namaz kilin, Oruç tutun, Hırsızlık yapmayın, Fakirlere yârdim edin. Her kim bu mesajı 25 kişiye dağıtacak olursa, 3 gün içerisinde mükâfatlandırılacaktır. Biri bunu yapmış ve çalıştığı firmadan zam almış. Biri inanmamış, sevdiği zarar görmüş, bir başkası yârin yaparım demiş, fakat yapamayacak duruma düşmüş. Lütfen bunun yalan olduğunu sanmayın! Bu mesajı silip geçmeyin ve 25 kişiye yollayın !!! çok zor değil kopyala ve yapıştır !!!!!

Cevabım:

X(maili gönderen kişi), bu tip; dağıtılması istenen ve dağıtıldığı taktirde dilek kabul olunacağını iddia eden, ya da dağıtılmadığı taktirde başa kötü iş geleceği yönünde tehdit eden, ya da her ikisini aynı anda yapan yazılara ben inanmıyorum. Rüya gerçek olabilir, rüyayı gören kişinin yemin etmesi de yalan olmayabilir, yani böyle bir olay gerçekten yaşanmış olabilir. Olayın gerçekliğiyle, yalanlığıyla ilgilenmiyorum. Ama benim bildiğim Hz.Muhammed(sav),  bir kişinin rüyasına girerek bir çok insanı bu şekilde tehdit etmez ve Allah'a dua etme gibi son derece ehemmiyetli bir olayı da bu kadar da basitleştirmez. Bir şeye kavuşmak isteyen varsa Allah'a dua etsin, bir şeyden sakınmak isteyen varsa keza Allah'a dua etsin. Onun bunun lafına bakarak kağıt dağıtmaya gerek yok. Peygamberimiz şu an hayatta olsaydı ve kendi elleriyle o kağıdı güvenilir bir insana verseydi, o zaman "peygamberimiz diyorsa doğrudur" der, şeksiz şüphesiz emre itaat ederdik ama bir kişinin rüyasında gerçekleşmiş bir hadiseyse, buna hiç ihtimal vermiyorum. Ben hissettiğim ve doğruluğuna inandığım şu iddiayı ileri sürmekten çekinmeyeceğim: Bunu başlatan kişi, kişiler ya da zihniyetin amacı: peygamberimizi, islam dinini, Allah'tan isteme gibi büyük bir nimeti, kısaca müslümanlığı basitleştirmek, son derece hassas ve yüce bir din olan islamı insanların gözünde küçükleştirmektir. İslama karşı düşünülerek yapılan bir saldırı olarak görüyorum ben bu mesajı.

 

                                   Murat AYDIN

 

Yorum (5) Yorum yaz!

DENEME-07


20/1/2008 · Kategori: Denemeler

KAYNAĞA DOĞRU

 

Toprağın derinliklerinde, kabuğunu çatlatmak isteyen tohumlar gibiyiz. Yeşermek isteriz. Kalıbımıza sığamadığımızdan, gün gelir karanlıklar arasında yemyeşil bir ot olarak bitiveririz. Karanlıklar içindeyizdir ama inancımız kuvvetlidir aydınlığın varlığına dair. Bu güçle yırtarız bizi karanlığa gömen kayaları narince. Işıklı hayallerimize süzülürüz karanlıklar gerçekliğinin içinden. Kapkaranlık gerçekler diyarından, aydınlık hayallere… Belki de aydınlık zannettiğimiz gerçeklere…

Gün ışığını tadınca, öyle seviniriz ki, aydınlık neşeler öyle kaplamıştır ki her bir zerremizi, rüzgârlarla dans ediyorken buluruz kendimizi toprağın üzerinde, karanlıkların üzerinde... Çılgınca tırmanırız semaya doğru, sabırsızca büyüyerek… Feleğe, aydınlığın kaynağına doğru… Karanlıklardan uzaklaşarak… Kat ettiğimiz mesafe artarken dallar vermeye başlarız dört bir yana. Dallarımız yanlara açılsa da, ucumuz hep ona koşmaktadır.

Hayalimize koşmaktayız delilercesine. Ona olan aşkımızdan vazgeçememekteyizdir. Yükseldikçe yüceleriz kendimizce. Biz yüceldikçe, karanlığın derinliklerine alçalttığımız köklerimizi unuturuz. Parıldayan hayallere çıktıkça, karanlığa gömüldüğümüzü anlayamayız.

Fark edemeyiz bir türlü doyumsuzluğa süründüğümüzü, yaşlanana dek bazen. Yaş halkalarımız arttıkça, aydınlık hayallerimizin hala ışıl ışıl olmasına karşın, vücudumuz çaresizce kemirilmektedir. Çürümeye yüz tutmuş bedenimiz, içinden çıkılamayan son güz mevsiminin karanlığına yaklaştığımızı ürkütücü bir biçimde haber veriyordur artık. Feleğe tırmanmakla yaşlanan biz, feleğini şaşırmış kocaman bir ağacızdır şimdi. Geçmişimize bakarız. Rüzgârlarla dans ettiğimiz anlar… Çılgınca dikine giden gençliğimiz… Doyumsuzluğa giden hayatımız doyuma erişmediğimiz bir noktada bırakmıştır bizi doyumsuzluk yolunda, sonsuzluk yolculuğunda. Korkakça aşağıya bakarız yükseklerden. Dal budak salmış, meyveler ikram etmiş ağaçları görürüz ayaklarımızın dibinde. Kimi dansöz otlar da, zehirli sarmaşıklar olup sarmıştır ağaçların etrafını. Yaz kış demeden sapasağlam vücuduyla yağmur duası eden yeşil yeşil ağaçlara karşılık bomboş şekilde dikilmişizdir ormanın ortasında bir sap gibi. Kapkaranlık bir ecelin parmakları yaklaşıyordur ensemize doğru. Çoğundan daha yakınız aydınlığın kaynağına belki ama ensemizde bekleyen o korkunç karanlıkla, bir baltaya bile sap olamayan ibretlik bir kazık olarak çürümeye çok yakınızdır artık...

Karanlıklardan pınar gibi fışkırıp, parlak vadilerden deniz aşkıyla çağlayan coşmuş dereler olup, kocaman bir şelale olarak çıkmaz uçurumlarda köpürerek sonlandığın oldu mu hiç? Meyveler veren yüce bir ağaç olmak isterken, ayaklar altında kalıp ineklere yem oldun mu sen? Kanatlanıp uçan kelebeklere dönüştükten sonra, kelebekler gibi az sürdü mü sevincin senin? Uzun süre derya olduğunu sanıp, su birikintisi olduğun gerçeğiyle yüzleşmenin şokunu yaşadın mı hiç? O zaman gözlerini dört aç ve nereye doğru süründüğüne çok dikkat et! İster güneşin saygınlığına tırmanılsın, ister dehşetli karanlıkların kaynağına. İsteyen gece olsun, isteyen de geceleri aydınlatan ay… Çıkmaz döngülerden ibaret olan bu dünyada, asıl kaynağı unutmuşsa bir insan, bu ağaçtan bir farkı olmayacak. Yolunda çırpınmakta olduğumuz her kaynağın kaynağı olan asıl kaynağa, yegane kaynağa, yüce yaratıcımızın huzuruna gitmekteyiz. Bu kaynağa gitmekte olduğumuzu aklımızdan hiç çıkartmayalım kardeşler…

                                                           Murat AYDIN

                                                      (23 Aralık 2007, 15:20)

Yorum (2) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »